Âtıf Doğan Ural, 1933’te Kars’ta doğmuştur. Babası Ali Baha Ural uzun seneler hakimlik yapmış, Rizeli bir zattır. Ankara Hukuk Fakültesi mezunudur. Talebeliği esnasında Sözler, Mektubat, Lem’alar gibi risalelerin yeni yazı ile matbaalarda ilk neşredenlerdendir.

1957 yılında Ankara’da Risale-i Nur’lar matbaalarda resmen basılmaya başlamıştır. Sözler adlı risalenin basımında büyük emeği geçen Atıf Ural’ın ismi, neşredenler kısmında “Hukuk Fakültesi son sınıf talebesi” olarak geçmektedir.

Ankara Hukuk Fakültesini bitiren Atıf Ural daha sonra Sason, Nusaybin ve Bozkurt  Savcı Yardımcılığında bulunmuştur. Atıf Ural, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Vasiyetnamesinde isimleri geçen 12 “Vâris”ten birisidir. Âtıf Ural’ın, Risale-i Nur’ların ilk matbaalarda basımı yıllarında yazdığı bir mektupta o yıllardaki hizmet aşkı şöyle dile getirilmekte:

“Aziz, mübarek kardaşımız,

Elhümdülillah, her tarafta Nurların neşri ve yazılması devam ediyor. Tahkikî imanı aşılayan Risale-i Nur, âlem-i İslâmı ve sonra bütün dünyayı zulmetten nura çıkaracaktır. Rıza-ı İlâhîyi istihdaf edip,faidesini kör gözlere de gösterdiğinden, inşaallah önümüzde çok müjdeleri haber veriyor. Âzamî fedakârlık, âzamî sadakat, âzamî ihlâs, âzamî dikkat düsturlarıyla yüründüğünden, çöken mutlak zulmet biraz aydınlandı. Âdeta fecir misali.

Risale-i Nur, tahkikî imanı neşrediyor. Bu tamamlanınca haber verilen o saadetli günler doğacak. Her  ne ise, bizler neticeye bakmayarak kulluk icabı vazifemizi yapalım, rızası için çalışalım, neticeyi Allahü Teâla ihsan edecektir ve Onun vazifesidir. Hakikî dersi Risale-i Nur verdiğinden, sizi noksan istidat ve kalemimle fuzulî meşgul ettiğimden kusura bakmayın. Hepiniz Hakka emanet olunuz. Dünya ahiret kardaşız. Bu ulvî ve kudsî dâvâda el birliği ile çalışalım… İnşaallah. Bütün alâkadarlara ve hepimiz selâm ve hürmet ederiz.”

Merhum Atıf Ural, Üstad Hazretleri’nin talimatıyla, Risale-i Nur’u, 1956 senesinden itibaren, Ankara’da matbaalarda yeni harflerle ilk defa basımını yapan ağabeylerimizdendir. 33 senelik kısa ömrüne çok büyük, çok şerefli tarihi hizmetleri sığdırmıştır. Bizlere, Risale-i Nur’ların ulaşmasında önemli bir merhale olan matbaa basımı işini yapan Atıf Ural Ağabey’i her yönü ile tanıtan bir yazı ise o yıllarda Yeni İstiklal dergisinde yayınlanmıştır.

18 Eylül 1966 da çok genç yaşta vefat eden Atıf Ural, için aynı fakültede beraber okuyan Avukat Gültekin Sarıgül, 2 Kasım 1966 tarihli, Yeni İstiklâl dergisinde, “İsimsiz bir mücahid: Âtıf Ural’dan Hatıralar” başlığı altında bir makale yayınlar. O makaleden bazı bölümler ise şöyledir:

“Memleket çapında tanınmamış olsalar bile, mukaddes dâvânın nice kahramanları vardır. Onlar hakikî kemâli, fenada görürler. Şöhret gibi zâil şeylerin peşinde değildirler. Onlar, İslâm cemaatinin sadece âciz bir ferdi, bir hâdimi olmayı en  ulvî makam bilirler. İhlâs, onlarda âdeta tecessüm etmiştir. Fedakârlık, feragat, kendilerinde hakikî ifadesini bulmuştur. İşte bu mücerret mânâ kahramanlarından birisini kaybettik: Âtıf Ural. Bu isim, mukaddes dâvâ  yolcularının meçhûlü değildir.

Yeni İstiklâl’in 268. sayısının hâdiseler kısmında vefat haberi intişar eden genç Müdde-i Umumîlerimizden Âtıf Ural, benim karşılaştığım ilk ihlâslı Müslüman tipini temsil etmekte idi. Ankara Hukuk Fakültesinin 2. sınıfında idim. Âtıf Ural da fakültenin üçüncü sınıfında beş sene ara vermiş, Risale-i Nurların neşri işine kendisini vakfetmiş bulunuyordu. Ankara Hukuk yurdunda mevcut mescitte imamlık vazifesini âcizâne deruhte ediyorduk. Bu itibarla, mescide gelen üniversiteli genç Müslümanlarla tanışmak kabil oluyordu.

Sene 1958. Ramazan ayındaydık. Teravih namazlarını mescitte beraber kılıyorduk. ‘Teravihlerden evvel dinî kitaplardan okuyalım’ denildi ve daha ziyade, Büyük İslâm İlmihali’nden parçalar okuyorduk. Bir ara mescidin kütüphanesinde, üzerinde Sözler yazılı, kalınca bir kitap gözüme çarptı. Müellifi Bediüzzaman Said Nursî. Bu ismi bir sene evvelinden beri işitiyordum. Fakat mâlûmatım yoktu. Büyük bir İslâm mücahidi olduğu ifade ediliyordu.

“Kitabın iç kapağında, ‘Neşreden: Hukuk Talebesi Âtıf Ural’ ibaresi dikkatimi çekmişti.
…   …   …

”Bundan sonra Âtıf Ural’la tanışmak için şiddetli arzu duydum. Nihayet, Mehmed beni Cebeci Câmiinin arkasındaki tepenin başında bir apartmana götürdü. İkinci katındaki daireye geçtik ve içeriye girdik. Yerde basitçe bir halı serilmiş; yanlarda minderler. Ortada bir rahle. Rahlenin üzerinde açık, kalınca bir kitap. Köşede bir kütüphane. Yüzleri pırıl pırıl… Üniversiteli oldukları belli oluyordu. En nihayet diğer köşede onlardan daha yaşlıca, hafifçe seyrek bıyıklı, bakışları derin ve mânâlı, mütebessim çehreli, olgunluğu her haliyle anlaşılabilen birisi oturuyordu. Manzara, iştiyak duyduğum ve yitirdiğim mânevî bir iklimi  hatırlattı. Mânevî bir inşirahın vücudumu sardığını hissettim. Mehmed hemen köşedekine işaret ederek, ‘Âtıf Ağabey’ dedi. Memnun olduğumu söyledim. Akabinde beni takdim etti.

Âtıf Ural derunî, âdeta ruhundan kopup geldiğini ihsas eden bir ses tonuyla ‘Maşaallah’ diyerek mukabelede bulundu.

“Merhumla tanışmamız böyle oldu. Âtıf’ın bana en çok tesir eden tarafı, tevazuu idi. Eşsiz bir tevazuu nümunesi, son derece itidal sahibiydi. Ben, o zamanlar iddiacı ve tahammülsüz bir mizaçtaydım. Hukuk Tarihi derslerinin tesiri altında, İslâm Hukuku hakkındaki kanaatlerim menfî bir istikamet kesbetmişti. Gerçi, namaza müdavim idim.
…     …     …

“Âtıf Ural, hidayetime o an için vesile olmuştu. Ona karşı hayrandım. Fakat, kendisine olan hayranlığımı ve muhabbetimi esas menbaa tevcih etmek hususunda hal ve hareketleriyle muvaffak olmakta gecikmedi.

“Sene 1959. Mayıs ayındaydık. Üstad ve Nur talebeleri hakkında iftira ve tezvir makineleri işletiliyordu. Âtıf, bana bu mevzuda bir kitap yazmamı teklif etti. Teklif güzeldi. Hemen külliyatı edindim ve yaz tatilinden istifade ederek kitabı bitirdim. Böylece, külliyatı da tetkik etmiştim. Yazdığım kitabı beraber okuduk. O sâdece meslek ve meşrebin inceliklerine vâkıf olup olmadığıma dikkat edermiş. Bunu sonmadan anlamıştım. Bir ara, yanımızdaki arkadaşlara, ‘Gültekin Ağabey muvaffak olmuş’ dedi. Bana Ağabey diye hitap etmesi tuhafıma gitmişti. Meğer bütün bunlar, benim külliyatı okuyup hizaya girmem için düşünülmüş güzel bir plândan ibaretmiş.

“Âtıf Ural, fevkalâde ferağat sahibiydi. Gerçi onun bu vasfı, Üstadının nümune olan hayatından ve onun gönüllere nüfuz eden telkinlerinden geliyordu. Daha önceleri Ankara’nın Ulucanlar mevkiinde  bir gecekondu kiralamış. Sözler’in neşrine başlamış. Âtıf, tanıdığı Müslümanlardan, sonradan ödenmek üzere borç para almış, kulübeciğinde riyazet erbabının ancak yapabileceği âzamî iktisat tahtında gece-gündüz çalışmış, eski taş basmalardan risaleleri daktilo etmiş ve evvelâ Sözler’in neşrine muvaffak olmuştu. Arkadan Mektubat ve Lem’alar neşredilmişti. Bütün bunların neşri ve tevzii, onun beş senesine mal olmuştu. Hürriyet-i diniyenin çok kayıtlar altında bulundurulmakta devam ettiği o günlerde, bu tarz bir neşriyat işini deruhte etmek, âzamî feragat ve cesaret işiydi.
…   …   …

“Âtıf’la iki seneye yaklaşan arkadaşlığım bana çok şeyler bahşetmiştir. Kendisinin sâlik bulunduğu mükaddes dâvânın yolcuları saflarına beni ilk defa o çağırmıştı. Bana mânevî ağabeylik etmişti. En hüzünlü anlarımda onunla karşılaşmam, kifayet ederdi. Zira o, her yere kendi havasını getiriyordu.

“Merhumun meziyetleri, bu kadarcık bir yazıya sığmaz. Ben ancak, bunlardan birkaçını aksettirmeye çalıştım. Şu kadarını söyleyebilirim ki, gençliğine rağmen, asrımızda Cenab-ı Hakk’ın kurbiyetini kazanmış velî kullarından birisi idi.

“Mesleğine intisab ettikten sonra, altı senedir görüşemedik. Aramıza dünyevî mânâda mesafeler girmişti. En nihayet bu mânâ kahramanı ebedî yolculuğa çıktı. ‘Hayat bir ân-ı seyyale’ olduğuna göre, artık mâbeynimizde mesafe kalmamış demektir. Günah cihetinde vefat eden Âtıf’ın sevap cihetindeki hayatını temsil ettiğini düşünerek tesellî buluyorum. Bu düşünce benim hizmet aşkımın kaynağı olacaktır.

Cenab-ı Hakk’ın rahmeti o ve onun gibi dâvâ kahramanlarının üzerinde olsun.”

Risale-i Nur Külliyatından Sözler  adlı kitabın son sahifesinde Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin şu duası yer almaktadır:

“Yâ Allah, yâ Rahman, yâ Rahim, yâ Ferd, yâ Hay, yâ Kayyum, yâ Hakem, yâ Adl, yâ Kudüs…

“İsm-i Âzam’ın hakkına ve Kur’an-ı Mu’cüz-ül Beyân’ın hürmetine ve Resul-ü Ekrem Aleyhisselâtü vesselâmın şerefine. Beşbin nüsha bastıran Âtıf ve Tillolu Said’i ve mübarek yardımcılarını ve Risale-i Nur talebelerini Cennet-ül Firdevs’te saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin…”

Nurkoy olarak, 18 Eylül 1966’da vefat eden Merhum Atıf Ural Ağabey’in ruhuna binler fatiha dileriz.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.