Yemen’in Ezd-i Şenue kabilesinin reisi olan Dımad bin Salebe, Peygamber Efendimiz ile Cahiliye döneminden dostluğu vardı. Tıp ve kehanetle uğraşır ve ilim elde etmeye çalışırdı.

Dımad bin Salebe, bir defasında umre yapmak için Mekke’ye gelmişti. Mekke’de bir sokak başında bir araya gelmiş müşrik ileri gelenleri dertleşiyordu. Ebu Cehil, Utbe bin Re­bia ve Ümeyye bin Halef gibi meşhur İslam düşmanları Tevhid nurunu nasıl söndüreceklerini tartışıyorlardı. Cehaletin, şirk ve zulmün babası Ebu Ce­hil şöyle dedi:

“Bu adam, birliğimizi parçaladı. Ümidimizi suya düşürdü. Ölenlerimizi dalalette olmakla suçladı. İlahlarımızı kınayıp tahkir etti.”

Kızgın Ümeyye söze karıştı:“Bu adam gerçekten delidir!” dedi.
Ümeyye’nin “Delidir.” demesi O’nda Peygamber Efendimize karşı düşmanlıktan ziyade bir acı­ma hissi uyandırmıştı. Onun gerçekten deli olduğunu sandı ve mesleğinin zaten böylelerini iyileştirmek olduğunu düşündü. Hem Peygamber Efendimiz, O’nun es­ki bir dostuydu. O’nu bu dertten kurtarmak en azından bir vefa borcuydu.

Kendini ruh doltoru kabul eden Dımad, Efendimiz(ASM)ı arayıp bulmaya, derdini öğrenip onu iyileştir­meye karar verdi. Yola koyuldu ve o gün akşama kadar araştırdı, Efendimiz(ASM)ı bulamadı.

Ertesi gün yeniden aramaya başladı. Sonunda O’nu Kabe’de namaz kılarken buldu. Makam-ı İbrahim’in arkasında tahiyyatta idi. Namazını biti­rip selam verince yanına yaklaştı.

“Ey Abdülmuttalib’in torunu, bana dön bakalım!” dedi.

Re­su­lul­lah, ona doğru döndü ve ”Ne istiyorsun?” dedi.

Dımad, “Ruh hastalıklarını tedavi ederim. İstersen senin derdine de bir çare bulayım. Hastalı­ğını büyütme. Senden daha ağır hasta olanlarını iyileştirdim. Kavminin ümitlerini iyice kırmışsın, ce­maatlerini parçalamışsın. Ölenlerini sapıklıkla itham etmişsin, İlahlarını kına­mışsın. Bunları ancak cinnet getiren bir kimse yapar!”dedi.

Re­sulul­lah, Dımad’ı sabır ve sükutla dinledi. He­nüz cehalet bataklığında olup kafasında putların inancını taşıyan Dımad’a şöyle hitap etti:

“Hamd Allah’a mahsustur. Yalnız O’nu medheder ve O’ndan yardım isterim. Allah kime hidayet ederse, kimse onu saptıramaz. Kimi de saptırırsa, onu kimse hidayete erdiremez. Tek olup hiçbir ortağı olmayan Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim.” diyerek kendisine isnat edilenlere ce­vap verdi.

Dımad şaşırmıştı. Çünkü dinlediği sözler, değil cinnet eseri, dünyanın en akıllı insanının dahi söyleyemeyeceği kadar veciz ve güzeldi. Beyninden vu­rulmuşa döndü. Nasıl olur da, Kureyş’in en uluları onu “delilik”le itham edebilirlerdi? Dayanamadı:

“N’olur, bu söylediklerini bir kere daha tekrar et!” dedi.

Peygamber Efendimiz, aynı hakikatleri aynı veciz üslupla Dımad’a bir kere daha tekrar etti. Bunun üzerine Dımad daha fazla dayanamadı ve şöyle haykırmaya başladı:

“Ben kahinlerin, sihirbazların ve şairlerin sözlerini işittim. Vallahi bu sözle­rin benzerini hiç duymadım! Senin sözlerin, deryaların enginliklerine nüfuz etti. Bu sözlerin sahibi bir mecnun, bir sihirbaz ve bir şair olamaz. Haydi uzat elini, İslam’a girmek üzere sana biat edeyim.” dedi.

Re­su­lul­lah(ASM) elini uzattı, Dımad uzanan eli yakaladı ve kelime-i şehadet getirerek orada müslüman oldu. Dımad bin Salebe, çevresi ve kabilesi tarafından sevilen ve itibar gören biri­siydi. En çaresiz sanılan dertlere, ruh hastalıklarına deva olurdu. Bu yönünü bi­len Re­su­lul­lah (ASM), biat elini uzatırken, ”Bu anlaşma, aynı zamanda kavmin adına da olsun mu?” buyurdu. O da tereddütsüz,”Evet, kavmim adına da olsun.” cevabını verdi. Ve ilk Müslümanlar arasına Dımad bin Salebe ve kavmide katılmış oldu.(Müslim, Cumua: 13, 46; Üsdü’l-Gàbe, 3: 41)

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.