İnsan zaman zaman, kendisine, Cenab-ı Hakk’ın bir emaneti olan evlatlarının geleceğini ve nasıl bir hayat süreceğini düşünür. Hepimiz evlâdlarımızın kalpleri imanlı, kafaları aydın, anne-babalarına itaatkâr, vatan ve milletlerine hizmetkâr, dürüst, faziletli, fedâkâr olmalarını arzu ederiz. Peki bu arzumuzun gerçekleşmesi için ne yapıyoruz? İşte sorulması gereken soru bu ve verilmesi gereken de bunun cevabı.

Onların sadece maddi ihtiyaçlarını mı karşılamaya çalışıyoruz, yoksa, manevi hayatlarıyla da yakından ilgileniyor muyuz? Hangisini yapıyoruz. Cevap sizde. Malum, her insanın bir arkadaşı var. Biz evladımızı ve onun arkadaşını ne kadar tanıyoruz. Onları balmumu gibi eritip, istediğiniz şekli alabilecek temiz arkadaşlara mı emanet ediyoruz, yoksa sefahet ve günaha götürecek arkadaşlara mı?

Eğer iyi bir arkadaş seçmemiş ise, onun için binbir emek, binbir masrafta bulundunuz,ama ona ne bir şey verebilir, ne de kendiniz bir şey elde edebilirsiniz!

Peki,ne yapabilirize beraber bir göz atalım. Önce onu küçük yaştan itibaren cami,mescit ve derslere götürelim. Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey götürdüğümüz yerlerde onları kendi akranlarıyla tanıştırmak olmalı. Yoksa kendinden yaşça büyük insanlarla tanışmak ona fayda değil zarar verir. Her şeyden evvel o, kendisi gibi inanan ve davranan gençlerin bulunup bulunmadığına bakacaktır. Eğer kendi akranı varsa iyi yoksa, o insanı orada tutamaz, kalbini ve kafasını doyuramazsınız.

Emsalini göremediğinde ise, nazarları daima sevimli bulmadığı sîmalara takılacak ve tatmin olmayacaktır. “Müslümanlık iyi, güzel ama, sadece ihtiyarların, camiye geldiği bir yer” diyecektir. Böylece, ona tesir etmeniz imkânsız olacaktır.

Bir gence iman adına birşeyler verilmek istenirken, onun akıl ve mantık seviyesiyle ilim ve düşünce derecesini hesaba katmanın yanısıra, İslâm’ın yaşanabilirliği de kendisine gösterilmelidir ki, yaşama arzusunu duysun ve “Onlar yapıyor, ben niye yapmayayım; onlar kılıyor, ben niye kılmayayım, onlar koşturuyor, ben neden koşturmayayım; onlar okuyor, ben neden okumayayım” desin, düşünsün ve yapsın. Bunun yolu da kendi akranlarını görmesiyle temin edilebilir.

İkinci önemli konu da, onlara Risale-i Nur’ları okumak ve onlara arkadaş olmasını sağlamak. Bu da önce hikaye tarzı anlatımla olur. İnsan, hikaye türü, masal türü anlatılanları sever. Kur’an insanlara önce geçmiş olayları anlatıp, sonra onlardan dersler çıkarmasını insana öğüt verir. Risalelerde öyle önce hikayeler anlatılır, sonra konuya girilir. Biz de aynı metodu uygulamalıyız. Bir şey daha onlarla arkadaş olmanın yolunu bulmalıyız.

Çocuğumuzun risale okumasını istiyorsak, önce kendimiz belli saatlerde okumalıyız ki, onlarda bizi görerek okuma isteği olsun. Malum, üzüm üzüme baka baka kararır. Şeytan ve günahların şerrinden  koruyucu rol oynayan Risale-i Nur’ları okumak, derslere gitmek, okuma ve gidilen ders sonrasını ailemizle birarada iken paylaşmak, öğrendiğimizi anlatmak da onların dikkatini çekmenin bir yoludur. Dinlemez gibi görünen her çocuk o anlatılanları dinler. Ve daha sonra o bilgileri kullanır.

Ailemizle alâkalı bir mesele ortaya çıktığında, ya da ticaretimizde bir sarsıntı olduğunda, nasıl hemen heyecan içinde erbabına koşarız; midemiz, kulağımız veya böbreğimiz sancılandığında nasıl hemen soluğu doktorda alırız; ebedî hayatımızı tehdit eden günah mikroplarına ve şeytanın vesvese ve aldatmalarına karşı da, kuvve-i mâneviyemizi takviye eden Kur’an’nın bu asırdaki manevi tefsiri olan Risale-i Nur’lara ve derslere koşa koşa gittiğimizi çocuklarımıza hissettirmemiz gerekir.

Gül yetiştirmek kolay değildir. Hele gül  kokulu, aydın sîmalı, misk dağıtan evlatları yetiştirmek hiç kolay değildir. Sabır, azim ve büyük gayret ister.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.